terapi - terapist .COM
Antalya Terapi , Psikoterapi ve Danışma Merkezi
Psikiyatrist - Psikoterapist
Uzm.Dr. Emine Filiz ULUHAN

Yeşilbahçe Mah. Portakal Çiçeği Cad. 1460 Sok.
No:6 K:3 D:24 TURUNÇ PLAZA ANTALYA
0242 311 44 33



Tüm Kategoriler

»   Gestalt Terapi

Süren ve farkındalık üzerine odaklanan Gestalt Terapi “konsantrasyon terapisi”, “varoluşçu terapi” gibi isimlerle de adlandırılsa Fritz ve Laura Perls’in 1940’ların sonlarındaki çalışmalarıyla tüm dünyada Gestalt Terapi Yaklaşımı olarak kullanılmaya başlamıştır.

Gestalt, Almanca bir terim olup, Türkçede tek ve net bir karşılığı olmamakla birlikte şekil, bütün, görünüş, örüntü anlamlarına gelmektedir.

Gestalt’a göre insan, hayvan ya da herhangi bir şeyden oluşabilen nesne, bu nesnenin içinde bulunduğu ortam yani çevre ve bu nesne ile çevrenin ilişkisi parçalara ayrılamaz bir bütünü temsil etmektedir.

Bu yaklaşımda aynı gibi görünen her resim, nesne ortama göre farklı bir Gestalt oluşturmakta, bu gestaltların oluşturduğu duygu, düşünce çağrışımlarda farklı farklı olmaktadır. Yani herhangi bir nesne içinde bulunduğu çevreye göre farklı anlamlar kazanabilmekte, yeni farklı bir Gestalt oluşturmaktadır.

Amerika, Avustralya, Rusya, Almanya, Fransa, İspanya, Norveç, Portekiz, Danimarka, Hindistan, Japonya ve Türkiye Gestalt terapi yaklaşımının sıklıkla ve güvenle uygulandığı ülkelerdendir. Tüm dünyada kullanımı ve benimsenmesi süratle taraftar bulmaktadır.

Gestalt terapide, ana kuram, bir bütün parçalarının toplamından daha fazla ve daha farklıdır önermesidir. Bu yaklaşıma göre insanlar sadece ilgilerini çeken şeyleri bir bütün içinde anlamlandırırlar.

Gestalt terapi kuramına özgürlük, sorumluluk, endişe, yerellik gibi kavramların eklenmesiyle, varoluşçu ve fenomenolojik yaklaşımların senteziyle insanların hayatlarına bir anlam verme eğiliminde oldukları, hayatta tek doğrunun olmadığı, iyi, güzel ve doğrunun her insana ve bakış açısına göre değişebileceği öngörülmüştür.

Zaman içinde Gestalt Terapi Yaklaşımı, varoluşçu, bütüncül ve fenomenolojik temelleri de bir pota içinde hazmederek bugünkü yapısını ve özelliklerini almıştır.

Varoluşçu bakış açısı tüm canlıların hayatta kalmak ve büyüyüp, gelişmek olarak iki temel amacının olduğunu savunur. Ancak insanoğlunun ne yönde büyüyüp gelişeceği, diğer canlılar gibi tekdüze ve önceden belirlenmiş değildir. Yaşamın önceden belirlenmiş bir anlamı yoktur. Yaşamına anlamı insan kendisi katacaktır. Her birey varlığını nasıl sürdüreceğine ve ne yönde büyüyüp, gelişeceğine kararı kendisi verecektir, bu onun sorumluluğudur. Aynı zamanda yaşadıkları nedeniyle hissettikleri ve bunlarla başa çıkma yeteneği de öz benliğinde saklıdır ve kendi sorumludur.

Tüm canlılar var olan potansiyellerini açığa çıkarma dürtüsüne sahiptir. Oysa toplumsal değerler, etik kurallar, yasaklar insanların cinsellik, öfke, saldırganlık, ağlama gibi dürtülerini bastırmasına veya bunlardan utanmasına yol açmaktadır. Bu baskılar sebebiyle kişi gerçek kendiliğinden uzaklaşmakta bastırılmış, yalancı bir kendilik imajına yönelmektedir. Bu ise varoluşun nedenine aykırıdır. İnsanın ihtiyacı olan tek şey, kendini olduğu gibi kabul ederek çatışmaları göğüsleyebilmektir.

İnsanlar kendini gerçekleştirme sürecinde sürekli kendilerinin yeni yönlerini keşfederler, düşündüklerinin farkına varırlar ve yaşantılarını buna göre yeniden düzenlerler.

İnsanoğlu varoluşun temelinde doğum olduğu gibi ölüm olgusunun da bilincindedir. Bir yandan hayatını anlamlandırmaya çalışırken, ölüm, yalnızlık, belirsizlik gibi hayatın gerçekleri de kaygı yaratmaktadır. Varoluşsal kaygı da çok doğaldır. Bu kaygı da bizi yeni hedeflere, yeni seçimlere, yeni anlamlara yönlendirmektedir.

Kişi yaşamının anlamını belirlerken, ölüm, yalnızlık, belirsizlik, hastalık, sakatlık gibi varoluşsal gerçekleri kabul etmek istemez, bunlarla yaşamayı öğrenmek yerine bunlardan kaçarsa sabit gestaltlar oluşur. Annesini kaybeden bir çocuğun bir daha yakınını kaybetme acısı yaşamamak için kendini insanlardan izole etmesi, gerçek sevgi ve yakınlık gerektiren hiçbir ilişkiye girmemesi sabit gestaltlara örnek verilebilir. Bu sabit gestaltlar kişinin kendini gerçekleştirmesini engellerler.

Fenomenolojik bakış açısı, kişinin kendisini ve çevresini kendine özgü bir şekilde anlama ve algılama biçimidir. Herhangi bir obje veya olayın genel olarak taşıdığı anlam değil, o kişi için o an ve mekâna özel spesifik anlamı önemlidir. Örneğin deniz kıyısında güzel bir ortam bir balıkçı için ekmek teknesini, bir ressam için resmedilerek şahane bir ortamı, iki sevgili için romantik bir mekânı, babasını boğularak kaybetmiş bir çocuk için ölüm ve yalnızlığı anımsatabilir.

Kişinin sadece çevresindekileri nasıl algılayıp, anlamlandırdığı değil, nelerin farkında olup olmadığı da onun fenomenolojisine göre belirlenir. Yani fenomenolojik bakış açısında her şeyin anlamı o kişiye ve içinde bulunduğu ana özgüdür. Bu yaklaşım nedeniyle Gestalt terapide asla kesin yorum ve genelleme yapılmaz.

Bütüncül bakış açısı, Gestalt terapiyi diğer yaklaşımlardan ayıran en temel özelliktir. Bütün, kendisini oluşturan parçaların birlikte ve birbiriyle uyum ve işbirliği içinde çalışmasıyla oluşur. Gestalt yaklaşımda insan duygu, düşünce ve bedeniyle bir bütün olarak ele alınır. Bedensel, duygusal ve zihinsel yaşantılar birbirinden ayrılamaz, bunların her birini etkileyen bir olay organizmanın bütünlüğünü etkilemektedir.

Sağ ve sol beynin kombine çalışması ve değerlendirmesi Gestalt terapideki en önemli farklardandır. Bu sebeple Gestalt terapide danışanın sadece düşünceleri değil, sağ beyniyle organize ettiği bedeni, sesiyle, yarattığı sanatsal değerlerle kendini ifade etmesi ve duygularını yaşaması desteklenir.

Bütüncül bakış açısında insan sadece kendi içinde değil, çevresiyle oluşturduğu bütünlük içinde ele alınır. Birey, hem bağımsız bir bireydir, hem de çevre ile sürekli iletişim halinde olan sosyal bir varlıktır. Psikolojik sağlık, birey ve çevre arasındaki iletişim sırasındaki sorunlardan sekteye uğramaktadır.

Sonuç olarak Gestalt Terapi Yaklaşımı, varoluştan gelen temeliyle insanın kendi küllerinden bile doğabileceğine, fenomenolojik temeliyle her insanın özel ve kendine özgün olduğuna inanır ve bütüncül temeliyle kişiyi bireysel değil çevresiyle bir bütün olarak ele alır. Birçok terapi ekolüne göre daha esnek, yaratıcı ve insancıldır.