terapi - terapist .COM
Antalya Terapi , Psikoterapi ve Danışma Merkezi
Psikiyatrist - Psikoterapist
Uzm.Dr. Emine Filiz ULUHAN

Yeşilbahçe Mah. Portakal Çiçeği Cad. 1460 Sok.
No:6 K:3 D:24 TURUNÇ PLAZA ANTALYA
0242 311 44 33



Tüm Kategoriler

»   Psikanalitik Terapi

1856’da Avusturya Viyana doğumlu Sigmund Freud tarafından temelleri atılan psikanaliz, günümüzde destekleyen, kısmen destekleyen, reddeden ekoller bulunmakla birlikte temel kavramları halen birçok çağdaş uygulamaya öncü olmaktadır.

Freud’un psikanalitik sistemi, bir kişilik gelişimi modeli ve bir psikoterapi yöntemidir. Davranış temelinde yatan psikodinamik faktörlere açıklamalar getirmiş, bilinçaltının önemine vurgu yapmıştır. Bu ekol temelde bir psikoterapi metodu sunmakla birlikte, insanın her durum ve koşulda anlaşılabilmesine ön ayak olmuştur.

Freud’a göre kişilik gelişimi yaşamın ilk altı yılında geçirilen psiko-seksüel aşamaları, bilinçdışı motivasyonlar, biyolojik ve içgüdüsel dürtülerle meydana gelmektedir. Tüm bu içgüdüsel dürtüler bireyi yaşama, büyüme, gelişme ve yaratıcılık doğrultusunda yönetmektedir.

Psikanalitik görüşe göre kişilik id, ego ve süperego olarak üç sistemden oluşur. Bu üç bileşen bir bütün olarak işlev yapmaktadır.
-İd kısmı biyolojik,
-Ego kısmı psikolojik,
-Süperego ise sosyal bileşeni oluşturur.

İd, psişik enerjinin temel kaynağı olup, içgüdülerin yerleştiği yeni doğan bebektir. Kuralsız, kör, talepkar ve ısrarcıdır. Tamamen zevk, haz duygusunu temel alır. Acı ve gerginliğin azaltılmasına yönelik mantıksız, ahlaksız, içgüdüsel gereksinimlerin doyumunu hedefler.

Ego, dış dünyanın gerçek yüzüdür. İç dürtüler ile dış çevrenin beklentileri arasında dengeyi bulucudur. Ego bilinci kontrol eder ve sansürcüdür. Gerçeklik ilkesinden yola çıkarak mantıklı düşünceler üretir ve gereksinimleri karşılamaya yönelik planlar yapar. Hayali durumlar ile dış dünyadaki gerçekler arasındaki ayrım, egonun vazifesidir.

Süperego, kişiliğin yargılayıcı kısmıdır. Ahlakçıdır, iyi ya da kötü, doğru ya da yanlış gibi değerlerimizi belirler. Gerçeklikten çok ideallerle uğraşır ve hedefinde yaşamdan zevk almak değil, mükemmelliğe ulaşmak için çaba göstermek yatar. Üzerimizde hissettiğimiz öz saygı, suçluluk, kendini aşağılama, değersizlik gibi duygular süperegonun yansımalarıdır.

Freud’a göre bilinç, tüm aklın aysbergin su üstünde görülen küçük bir dilimidir. Farkındalık düzeyinin altındaki kısım tüm anı, deneyim ve baskı altındaki düşüncelerimizin depolandığı büyük kısımdır. Psikolojik fonksiyonların çoğu farkındalık dışı alanda kalmaktadır.

PSİKANALİTİK TERAPİNİN, amacı bilinç dışı istekleri bilinç alanına getirmektir.

Temel felsefe bireyin tercihlerini ancak bu şekilde kullanılır hale getirebileceğidir.

Psikanalitik yaklaşımda kaygı, bizi bir iş yapma, harekete geçme konusunda olumlu ya da olumsuz yönde motive eden çok önemli bir kavramdır. Kaygı, id, ego ve süperego arasında mevcut psişik enerjinin kontrolü için gerçekleşen çatışmalardan ortaya çıkar. İşlevi tehlikelere karşı organizmayı uyarmaktır. Gerçeklik kaygısı, nörotik kaygı ve ahlaki kaygı olarak üç tür kaygı çatışması yaşarız. Nörotik kaygı, içgüdülerimizi kontrol altına alamayıp, gerçekleştirme noktasında alacağımız ceza korkusundan kaynaklanır.

Ahlaki kaygı ise kişinin kendi vicdanına karşı duyduğu korkudur. Gerçeklik kaygısı ise dış dünyadan gelen veya gelecek tehditlere karşı tehdidin derecesiyle doğru orantılı korkulardır. (ölüm, yaralanma, ısırılma, zehirlenme, boğulma gibi)

Kaygılarla başa çıkmak, hayatımızı kaygıların yönetmesine engel olmak için birçok ego savunma mekanizmaları kullanırız.

Savunma mekanizmaları;


1-Gerçeği çarpıtabilir veya yok sayabilir.
2-Bilinçaltı düzeyde işlev görür.
a-Yadsıma: En temel savunma mekanizmasıdır. Travmatik bir durum karşısında birey ne düşündüğünü, ne algıladığını çarpıtarak kendini koruyabilir.
b-Baskılama: Tehdit veya acı verici düşünce ve duyguların bilinçaltına itilmesidir. Birçok ego savunmalarının ve nevrotik bozuklukların temelinde baskılama yatar.
c-Karşıt tepki (reaksiyon-formasyon): Tehdit edici tepkiye tamamen zıt bir reaksiyon geliştirilir. Aşırı bir sevginin altında nefret, aşırı sevecenlik görüntülerinin altında gaddarca, acımasız düşünceler yatabilir.
d-Yansıtma (projeksiyon): Bireyin kendisinde kabul edilmez bulduğu istek ve tepkilerini kendinde değil başkalarında görme eğilimidir. Sorumlu olarak hep karşı tarafı suçlarlar.
e-Yer değiştirme: Asıl üzerine gidilmesi gereken nesne ya da birey ulaşılmaz, korkutucu olduğunda, hedef daha kolay bir nesne ya da bireye yönlendirilir. İş yerinde amirinden veya patronundan korku duyan bir baba iş ortamındaki kaygısını evde eşi ve çocuklarına yöneltebilir.
f-Mantığa büründürme (rasyonalizasyon): Ego dürtülerini açıklamak ve düş kırıklıklarıyla baş edebilmek için kişiler çok mantıklı sebepler ileri sürebilirler. İş yerindeki başarısızlığını ve terfi edememesini diğer kişinin torpiline bağlayabilir.
g-Yüceltme(Sublimasyon): Birçok saldırgan veya cinsel dürtü sportif faaliyetler, sanat eserleri gibi sosyal yönden kabul edilebilir alanlara yönlendirilebilir. Birey bir taraftan saldırgan dürtülerini ifade ederken, bir taraftan da ödüllendirilmiş olur.
h-Gerileme(regresyon): Ciddi stres ve zorluklar karşısında bireyler daha rahat ettikleri bir önceki gelişim dönemlerine geri dönmek isterler. Okula gitmek istemeyen veya yeni doğan kardeşini kıskanan bir çocuk parmak emme, altını ıslatmak gibi reaksiyonlar gösterebilir.
i-İçe yansıtma: Tüm değer ve standartlarıyla karşı taraf bir bütün olarak benimsenir.
j-Özdeşleşme: Yetersizlik ve aşağılık duygusuna sahip bireyler, bu eksikliklerini bazı başarılı kişi, kurum veya gruplarla özdeşim kurarak bastırma yoluna girerler.
k-Ödünleme: Bilinen zayıflıkları maskelemek için bazı olumlu özellikler geliştirmektir.

Freud’a göre psikanalitik terapinin iki amacı vardır.

1-Bilinçaltını bilinç düzeyine çıkarmak,
2-Egoyu güçlendirerek davranışı içgüdüsel tutku ve gereksiz suçluluk duygusundan kurtararak gerçeklik temellerine oturtmak.
Başarılı bir psikanaliz, bireyin kişilik ve karakter özelliklerinde belirgin değişiklikler yapmalıdır.

Terapötik süreçte ilk olarak bilinçaltı görünüm ortaya çıkartılır. Freud önceleri orta derinlikte bir hipnozu bu amaçla kullanmıştır. Daha sonralara hastaları kendilerini tamamen sansürsüz olarak konuşmaya yönlendirmiş, bir dönem sonra ise hastanın tamamen serbest çağrışımlarla bölük pörçük de olsa konuşup, gerekirse susmalarına izin verip, onları gözlemleme yoluna gitmiştir.

Klasik psikanaliz modelinde baş kısmı hafif yükseltilmiş bir divan başroldedir. Danışan bu divana rahatça uzanmakta, terapist hastanın baş tarafında, onun göremeyeceği pozisyonda oturmaktadır. Hastadan tamamen serbest çağrışımlar şeklinde aklına ilk gelen konudan başlayarak konuşması istenir. Hasta anılarıyla ilgili düşünce ve duyguların yanı sıra yorumlara da girer. Terapist mümkün olduğunca yorumsuz ve nötrdür. Sadece bazı ayrıntıları sormak için küçük saplamalar yapar.

Analist yorumlarını her 3-4 oturumda bir kısa kısa yaparak hastanın içinden geçtiği süreci özetler. Terapi ilerledikçe hasta yaşamında iz bırakan kişileri analist üzerinde canlandırır. Analisti o kişiler gibi görmeye ve davranmaya başlar. Tüm öfke, kırgınlık, nefret ve sevgisini terapiste yönlendirir. Hasta ile terapist arasındaki bu etkileşim transferans(aktarım) olarak isimlendirilir. Bu aktarım sırasında hasta bilinçaltıyla yüzleştikçe terapiye ve terapiste karşı bir direnç geliştirir. Bu direnç bazen hastanın terapiyi bırakmasına neden olur. Bu direnç noktalarının terapist tarafından sezilip üzerine gidilmesi ve bu noktaların hastaya gösterilmesi çok önemlidir.

Bir psikanaliz süreci haftada bir ile beş kezden, ortalama 45-55 dakikalık seans süreleriyle en az birkaç yıl sürebilir.

Analizin temel görevlerinden biri, danışanların sevme, çalışma, eğlenme, dinlenme gibi temel özgürlüklerini kazanabilmelerini sağlamaktır. Bu amaçla kişisel farkındalığı arttırma, kaygılarıyla gerçekçi bir biçimde başa çıkabilme, dürüst ve etkili ilişki kurabilme, mantık dışı ve tepkisel davranışlar üzerinde kontrollü olabilme konularında danışana destek olunur. Danışanların sorunlarının doğasını anlayarak içgörü kazanmaları ve değişim yolları üzerindeki farkındalıklarını elde etmeleri temel hedeftir.

Psikanalitik süreç bir nevi puzzle (yap-boz)ın parçalarını bir araya getirme işlemidir. Çok hızlı bir değişim ve erken yorumlar terapinin başarı şansını azaltabilir.

Klasik psikanaliz yöntemleri günümüzde kısmen revize edilerek daha ılımlı psikanalitik terapiler ağırlık kazanmaktadır.

Bu terapilerde farklılık olarak;
1-Bireyin kişiliğini komple yeniden yapılandırmaktan ziyade sınırlı amaçlar hedeflenir.
2-Terapi kanepesi genelde kullanılmaz.
3-Terapi süreci daha kısadır.
4-Terapist öneri ve destekleyici müdahalelere daha sık yer verir, kendini de kısmen açabilir.
5-Danışanın fantezilerinden ziyade pratik konular ve günlük problemler üzerine odaklanılır.

Psikanalitik yaklaşımda, analitik bir ilişki yürütülmesi önemlidir. Analitik ilişki, analistin çok baskın olmamasını, oturumların düzenli ve sürekliliğini, oturumların zamanında başlayıp zamanında bitmesi gibi işleyişe ait faktörleri tanımlar.

Serbest çağrışım, analitik sürecin temel taşıdır. Danışanlar mantıksız, ilgisiz, önemsiz, aptalca gibi görünse de akıllarına gelen her şeyi söylemeye yönlendirilir ve cesaretlendirilir. Serbest çağrışım danışanın bilinçaltı isteklerine, fantezi ve çatışmalarına açılan kapıdır. Çağrışımların sırası da terapiste bir yön göstermektedir.

Rüyaların analizi de bilinçaltını ortaya çıkaran bir malzeme olarak ve bazı alanlarda içgörü kazandırma özelliğiyle analitik terapilerde önemli rol oynar. Rüyaların temelinde gizli ve açık içerik olmak üzere iki temel yatar. Gizli içerik bilinçaltı dürtü, istek ve korkuların sembolik ifadesi olup, saldırgan, kötü, acı verici duygular daha az ızdırap verici, daha kabul edilebilir açık içerikler şeklinde rüyalarda işlenmektedir.

Bir rüyanın gizli içeriğinin daha az tehlikeli ve kırıcılığı hafifletilmiş açık içeriğe dönüştürülmesine rüya çalışması denilmektedir.

Terapistin buradaki görevi, rüyanın açık içeriğindeki sembollerden, rüyadaki gizli anlamları ortaya çıkarmaktır.

Son aşamada içgörü kazanmayı engelleyen, terapötik iletişimi bozan, değişim sürecini tıkayan bilinçaltı dinamiklerin aktiflenerek danışanların dirençleriyle yüzleşmeleri ve bu direnci yenmeleri gerekmektedir. Dirençler yüzleşilip üstesinden gelinmesi gereken bir olgu olduğu kadar aynı zamanda daha mutlu ve sağlıklı bir ruh yapısına kavuşmamızı sağlayacak savunma mekanizmalarını da içerdiğinden çok önemli olup, iyi işlenmelidirler. Uygun şekilde ele alındığında direnç danışanı anlamakta en kıymetli bir araç olabilir.

Psikanalitik kuramlar günümüzde sürekli güncellenmekte ve gelişim göstermektedir. Son zamanlarda kişilik kuramları üzerine kültürel ve sosyal etkiler de eklenmiştir.

Tüm yaşam boyunca psiko-sosyal gelişme süreci Eric Erikson tarafından geliştirilmiştir.

Bugünkü çağdaş yaklaşımlar genellikle kendilik psikolojisi, nesne ilişkileri kuramı ve ilişkisel psikanaliz olarak adlandırılmaktadır.

Günümüzde psikanalitik kuramlarda diğer insanların üzerimizdeki bilinçdışı etkileri ele alınmaktadır.