terapi - terapist .COM
Antalya Terapi , Psikoterapi ve Danışma Merkezi
Psikiyatrist - Psikoterapist
Uzm.Dr. Emine Filiz ULUHAN

Yeşilbahçe Mah. Portakal Çiçeği Cad. 1460 Sok.
No:6 K:3 D:24 TURUNÇ PLAZA ANTALYA
0242 311 44 33



Tüm Kategoriler

»   Davranışçı ve Bilişsel-Davranışçı Terapi

Amerika’lı Skinner (1904-1990) psikolojide davranışçı yaklaşımın atası sayılmaktadır. Skinner çevrenin davranış üzerindeki etkisine odaklanmış ve radikal davranışçılığı savunmuştur. Duygu ve düşüncelerin varlığını kabul etmekle birlikte eylemlerde nesnel ve gözlenebilir çevrenin davranışlar üzerindeki neden-sonuç ilişkilerini baz almaktadır.

1960’lı yıllarda gözleme dayalı öğrenme ile klasik ve şartlı koşullanmayı birleştiren sosyal öğrenme kuramı davranışçı terapilerin temel yaklaşımı olmuştur.

Davranış değiştirme, uyum sağlamaya yönelik davranış geliştirilmesi ve günlük yaşamda uyum sorunu yaratan davranışların hafifletilmesine yönelik yaklaşımlardır.

Davranışçı terapiler sıklıkla;
• Kaygı Bozuklukları
• Depresyon
• Madde Bağımlılık ve Kullanımı
• Yeme Bozuklukları
• Aile İçi Şiddet
• Cinsel Uyum Bozuklukları
• Kronik Ağrı Tedavisi
• Hipertansiyon gibi psikosomatik etkenlerin rol oynadığı bazı hastalıklar
• Sosyal Psikoloji
• Rehabilitasyon
• Spor Psikolojisi
• Kanser Psikolojisi
• Kişisel Gelişim gibi hastalık ve destek programlarında kullanılmaktadır.  

Kişilikler arası ilişkilerde (kendilik objesi) kendilik duygumuzun başkalarından etkilenerek geliştirildiği savunulmaktadır. Çağdaş kuramcılar psikanalitik yaklaşımın otoriter yapısını eleştirerek, terapist ile danışan arasında daha eşit bir ilişki önerirler.

Günümüzde psikanalizin modern tarifi şöyledir. Psikanaliz, terapist ve danışanın, belli bir kültürde ve belli bir zamanda, danışanın içinde bulunduğu psikolojik güçlükler üzerinde yaratıcı bir çalışma’dır denmektedir.

Çağdaş psikanalitik yaklaşımlar, edinilen davranışların, aslında büyük ölçüde ilk gelişim aşamalarında oluşturulan kalıpların tekrarı olduğunu, ilk yıllardaki yaşantılarımızın erişkin dönemde de bizi nasıl etkilediğini anlamlandırmaktadır.

Nesne ilişkileri kuramında, danışanların geçmişteki ilk deneyimleri ve birbirleriyle ilişkilerinin şimdiki ilişkileri doğrudan etkilediği açıklamaktadır. Bu yaklaşımda terapi sürecinde kişilerin sıkıntı çektikleri duygusal problemler ayrılma ve bireyleşme, özerklik kazanma, kimlik ve mahremiyet oluşturma, bağımlı olmaya karşı bağımsızlık kazanma gibi yeni formülasyonlar yeni bir bakış açısı sağlamaktadır.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, terapi sürecinde analitik bir kapsama sahip olmak ve bu zeminde diğer Terapötik teknikleri de uygulayabilmek önemlidir ve tercih sebebidir.

Çağdaş davranışçı terapi dört kısımdan oluşur.
1-Klasik koşullanma
2-Edimsel koşullanma
3-Sosyal öğrenme kuramı
4-Bilişsel davranışçı terapi

Kişilik koşullanma İvan Pavlov’un bir köpeğin ağzına yiyecek koyarak, sonrasında yiyeceği anımsatmakla salya salgısının artmasının örnek gösterildiği tepkisel bir davranıştır.

Günlük yaşamdaki anlamlı tepkilerin çoğu edimsel davranışlardır. (okuma, yazma, otomobil kullanma, çatal bıçak kullanarak yemek yeme gibi) Bir davranışın yol açtığı çevresel değişiklikler ödüllenme etkisi gösteriyor ya da itici uyaranlardan uzaklaştırıyorsa, söz konusu davranışlar git gide pekişmektedir. Kötü hareketlerde ise cezalandırma gibi itici davranışlar neticesi negatif pekiştirme gelişmektedir. Pozitif veya negatif olsun, öğrenmenin temeli tekrara, pekiştirmeye dayanır. Pekiştirilen eylemler tekrarlanma eğilimi gösterirken, pekiştirilmeyenler ise zayıflayarak söner. (Skimer’in pekiştirme teorisi)

Sosyal öğrenme ve biliş kuramı çevre, kişisel etkenler (inançlar, tercih ve beklentiler, kendilik algılamaları gibi) ve bireysel davranış arasındaki üç alanda karşılıklı etkileşimi kapsamaktadır. Temel varsayımı insanların kendilerinin yön verdikleri davranışlarını değiştirme yetisine sahip olduklarıdır.

Geniş tanımıyla davranışçı terapi esasları sosyal öğrenme kuramına dayanan, birçok bilişsel ilke ve uygulamaları içeren bir terapi metodudur.

Günümüz davranışçı terapisi bilişsel terapiyle bütünleşme eğiliminde olup genellikle BİLİŞSEL DAVRANIŞÇI TERAPİ olarak adlandırılmaktadır.

Epiktetos’a göre (M.S. 100.yıl) mutluluk ve özgürlük neyi kontrol edip neyi kontrol edemeyeceğimizi anlamamıza bağlıdır. Kişi yaşamın bizim kontrolümüzde olan ve olmayan öğelerden oluştuğunu kabul edip, ikisini birbirinden ayırmayı becerdiğinde hem iç huzura, hem de iyi bir yaşama sahip olur. Çünkü koşullar bizim arzu ve beklentilerimizden bağımsızdır. Nihayetinde olaylar olması gerektiği gibi olur. Kendi kurallarımızı dünyaya dayatmak ya da dünyadan bunlara uymasını beklemek sonu hüsrana giden en garantili yoldur.

Filozof Epiktetos’un yaklaşık iki bin yıl önce söylediği bu sözler, günümüzde bilişsel (kognitif) terapinin ana temalarından olan insanın algı, anlamlandırma ve bilişlerinin onun ruhsal tepkilerinde rol oynadığı ilkelerini birebir desteklemektedir.

Günümüzün en hızlı yaygınlaşan terapi türlerinden olan bilişsel davranışçı terapi, çağdaş yoruma göre bireyin ruhsal yaşamının, içinde bulunduğu çevre, ilişkide bulunduğu insanlar, biyolojik ve duygusal yapısı ve bilişsel algılarının karşılıklı etkileşiminden oluştuğu temellerine dayanmaktadır.

Davranışçı kuramcıların hedefi diğer bilimler gibi psikolojiyi de gözlemlenebilir, ölçülebilir ve kişiden kişiye standartları oluşturulmuş ilkeler üzerine oturtmaktı. Gözlem ve deneye dayalı bilimsel yöntemler psikoloji alanına davranışçılık yaklaşımıyla girmiştir.

1970’lerden itibaren davranışçılığın birçok eksiği görülmüş ve bilişsel kuram etkisini arttırmıştır.

Davranışçı kuramla açıklanamayan insanların aynı ortamlarda, aynı uyaranlara neden farklı farklı tepkiler verdikleri, davranışı etkileyen biliş ve duygu boyutunun ihmal edilmesidir.

Farelerle yapılan bir labirent deneyinde iki grup fareye, labirent çıkışına yiyecek koyarak ve koymayarak izlenmiş, her iki fare grubunda pekiştirme olsun veya olmasın yollarını bulabildikleri tespit edilmiştir. Bu davranışçılığın pekiştirme olmaksızın öğrenme olmaz paradigmasını yıkmıştır. Burada farelerin labirentin yapısıyla ilgili zihinlerindeki bilişsel özellikler, bu öğretiyi sağlamaktadır.

Bu tür gözlemler ve deneyler psikolojideki teknik ilerlemelerle bilişsel kuruman iki temel ögesi saptanmıştır.

1-Çevreden gelen uyarılarla ortaya çıkan sonuçlar arasındaki bağ insanın bilişsel sistemini kurmaktadır.
2-İnsanlardaki öğrenme, hayvanlardakinden farklı olarak büyük ölçüde sosyal öğrenmeye bağlıdır.

Amerikalı psikolog George Kelly, beklenti ve öngörülerin insan zihninin temel özelliği olduğunu ifade etmiştir. Bu bebeklikten başlayan bir süreçtir. Acıkıp ağlayınca annesinin geldiğini gören bebeğin ağlarsam annem gelecek öngörüsündeki kuramlarımız, yaşla birlikte artmakta ve çeşitlenmektedir. Kelly’e göre bu kişisel kuramlar bir yapı sistemi oluşturuyor ve zihnimizi dolduruyordu. Her bir yapının mutlu-mutsuz, sadakat-ihanet, sevgi-nefret gibi iki ucu bulunmaktadır ve kişi belli bir anda bu iki kutbun arasında bir yerde bulunur.

Julian Rotter, sosyal öğrenme kuramında insanın kişiliğinin, kişi ve çevre arasındaki etkileşim sonucu ortaya çıktığını, bireyin davranışlarının klasik davranışçıların düşünüldüğü gibi sadece çevreye karşı refleksif tepkilerden oluşmadığını, bireyin bir önceki deneyim ve yaşam öykülerine bağlı olduğunu ileri sürdü. Her bireyin yaşam ve deneyimleri farklı olduğundan aynı çevredeki iki birey aynı uyarana farklı tepkiler verebilmektedir. Doktora ilk gittiğinde enjeksiyon yapılması gereken bir kişi ile doktorla ilk tanışması çıkık omzunun çok basit bir müdahaleyle yerine oturup, bir anda rahatlaması şeklinde olan bir bireyin doktor algıları ömür boyu farklı olabilmektedir.

Rotter öğrenmelerin çoğunun diğer insanlarla olan sosyal ilişkiler sonucu gerçekleştiğini vurgular. Rotter’in kişilik kuramı, bilişleri beklentiler biçiminde öğrenmeyi, motivasyon ve pekiştirmeyle birleştirmektedir.

1980’lerde Bandura bireyin çevresi üzerine bir etkide bulunabileceğine inancını tarif eden özetkinlik kuramıyla, bilişsel süreçlere önemli bir katkıda bulunmuştur. Özetkinlik kişinin çeşitli alanlardaki sorun ve zorluklarla baş edebilme yeteneğine olan inancıdır. Her insanda var olan bu yeteneğin ortaya çıkarılması veya güçlendirilmesi terapi ve biz terapistlerin görevimizdir.

Bilişsel terapide psikanalitik-psikodinamik terapiler gibi insanın doğasına bakarken iç süreçlere öncelik verir. Davranışçılık insan davranışlarının bilimsel yöntemlerle araştırılmasına dayanırken, bilişsel terapi ise zihinsel süreçlerin bilimsel yöntemlerle araştırılmasına dayanmaktadır. Bilişsel terapi iç süreçlerin sadece dürtü ve isteklerden ibaret olmayıp, bilinçli düşünme süreçlerinin de duygu ve davranış modelleri üzerinde etkili olduğunu savunur. Klinik bilişsel kuramda kişi etkileşimde bulunduğu iç ve dış olayları zihinsel bilgi işleme sistemi yardımıyla değerlendirir, bir takım varsayımlar kurar ve sonuçlar çıkarır.

Davranışçı Terapiler;
1-Davranışçı terapi bilimsel yöntemlerin kural ve işlemlerine dayanır. Hem değerlendirme, hem de müdahale ampirik olarak test edilir ve sürekli gözden geçirilir.
2-Davranışçı terapi, geçmiş olayların analiziyle değil, danışanın bugünkü mevcut problemi ve bu sorunu etkileyen faktörler ile ilgilenir.
3-Davranışçı terapide danışanlardan terapi sürecinde özgün eylemlerde bulunarak aktif bir rol üstlenmeleri beklenir.
4-Davranışçı yaklaşım, danışanların terapötik süreçte öğrendiklerini günlük yaşamlarına pratik olarak bir an önce aktarabilmeleri için mümkün olduğu ölçüde danışanın içinde bulunduğu doğal çevrede gerçekleştirilir.
5-Kendi kendini izleme yoluyla hedef problem doğrudan değerlendirilir.
6-Danışanlar kendi değişimlerinden sorumlu oldukları yönünde cesaretlendirilir, kendi kendini yönetme stratejileri geliştirilir.
7-Tedavi girişimi danışanın özgün problemine göre bireyselleştirilir.
8-Davranışçı terapiler terapist ve danışan arasında işbirliğine dayalı, eşit düzeyde bir ilişkiyi öngörür. Her aşamada uygulamanın doğası ve gidişatı yönünde danışan bilgilendirilir.
9-Günlük yaşamın tüm yönlerine yönelik pratik uygulamalar yapılır.
10-Terapist, danışanın kültürüne uygun yöntem, yaklaşım ve işbirliğine girer.

Davranışçı terapinin en önemli özelliklerinden biri, terapi sürecinin başlangıcında hedeflerin belirlenmesidir. Davranışçı terapistler, danışanlarına hedeflerine ulaşma konusunda yardımcı olurken aktif ve kural koyucu bir rol üstlenirler.

Davranışçı terapinin benzersiz bir özelliği bilimsel yöntemin ilkelerine sıkı sıkıya bağlı olmasıdır.

Çağdaş davranışçı terapi, birey ve çevre arasındaki etkileşime önem verir. Davranışçı stratejiler hem bireysel, hem toplumsal hedeflere ulaşmada kullanılabilir.

Davranışçı terapi sadece sorunlar üzerine konuşup içgörü kazandırmaya yönelik olmayıp, yapmak üzerine kurulu olduğu için davranışı değiştirmeye yönelik birçok teknik ve stratejinin bir arada kullanılması avantajına sahiptir.

Davranışçı terapi etik açıdan tarafsızdır. Kimin davranışının veya hangi davranışın değiştirileceğine dair kural koymaz. Terapist sadece danışanın değiştirmeyi hedeflediği davranışın nasıl değiştirileceğini belirler. Terapinin yönü ve hedefi konusunda danışanda yeterince özgürlük ve kontrol vardır.

Davranışçı terapi aşağıdaki nedenlerle bazı eleştiriler almaktadır.
1-Davranışçı terapi davranışları değiştirilebilir fakat duyguları değiştiremez.
2-Davranışçı terapi, terapi sırasındaki önemli ilişkisel faktörleri göz ardı etmektedir.
3-Davranışçı terapi danışanın içgörü kazanmasında rol oynamaz.
4-Davranışçı terapi nedenlerden çok semptomlar üzerine odaklanır.
5-Davranışçı terapi terapistin kontrolü ve değişilmemesini içerir.

Bu görüşlerin birçok farklı terapi ekollerine göre doğruluk payları olup, kendine göre artı ve eksileri olmakla birlikte davranışçı terapiler de uygun hasta ve sorunlarda oldukça etkin ve etkinliği kanıtlanmış bir metottur.

Davranışçı ve bilişsel davranışçı yaklaşımlar birbirlerinden farklı olmakla birlikte birçok özelliği de paylaşmaktadırlar.

Bilişsel davranışçı yaklaşımların tümü yapılandırılmış psikoeğitimsel bir modele dayandırılmıştır.

Bilişsel davranışçı terapi, büyük ölçüde, bir kişinin kendi düşünce biçiminin iç konuşmalarında kullandığı cümlelerinin yeniden düzenlenmesinin o kişinin davranışlarında uygun bir düzenleme yaratacağı varsayımına dayanır.

Bilişsel kuramda ruhsal yapı otomatik düşünce, ara inançlar ve kurallar (temel inançlar) olarak iç içe girmiş üçlü bir daire olarak tanımlanır.

Biliş, bilinç akışını oluşturan sözel veya imgesel parçalar olarak adlandırılır. Bir günde bir kişinin zihninden ortalama 4-5 bin otomatik veya işlenmiş düşünce geçmektedir.

Bilişsel terapinin ilgi alanı olan otomatik düşünceler daha çok duygusal sıkıntı anlarında ortaya çıkan ortama ve duruma özgü bilişlerdir. Otomatik düşünceler yönlendirilmiş veya güdülenmiş değildirler, kendiliğinden ortaya çıkar. Sıklıkla fark edilmezler, sadece eşlik eden duygu fark edilir. Konuşma dili gibi değildirler, kısa süreli ve uçuşan bir özellikleri vardır. Zihin içinde çok hızlı akan anlam kümeleridir. Yani yükseklik korkusu olan bir kişinin 10.katta balkona çıkınca içinden bir anda sadece eyvah şeklinde bir sözel düşünce geçebilir.

Otomatik düşünceler sadece sözel olmayıp, imgesel de olabilir. En yüzeyde yer alan ve o ana ve duruma özgü olan otomatik düşüncelerin altında kişinin dile getirmemekle birlikte inandığı ara inanç ve kuralları yer alır. En derindeki bilişsel yapılar temel inançlardır. Temel inançlar, bireyin kişisel ve çevresel bilgiyi nasıl düzenleyeceğini belirleyen, bireyin kendisi, diğer insanlar ve dünyayla ilgili temel varsayımlarını içeren, geçmiş yaşantı ve deneyimlere dayanan bilişsel yapılardır.

Kişiliği oluşturan duygusal ve davranış örüntüsü kişinin kendisi ve yaşamla ilgili temel inançlarından oluşur. Değersizlik, yetersizlik, sevilmeme, güçsüzlük, dayanıksızlık, çaresizlik gibi kavramlar temel inançlara örnek gösterilebilir.

Tüm insanlarda temel inançların olumlu ve olumsuz formları aynı anda bulunmaktadır. (seviliyorum-sevilmiyorum, değerliyim-değersizim gibi) Kişinin ruhsal, duygusal durumuna göre olumlu veya olumsuz inançlar baskın hale geçmektedir.

Bilişsel terapi, psikolojik problemlerin hatalı düşünme, yetersiz veya yanlış bilgiyle yanlış yorumda bulunma ve düşle gerçeği birbirinden ayıramamaktan kaynaklandığını temel alarak çözümde bulunmaktadır. Bilişsel bozukluğa yol açan hatalı varsayım ve yanlış anlamalara yol açan temel düşünce hataları şunlardır;


-    Keyfi çıkarımlar
-    Seçici soyutlama
-    Aşırı genelleme
-    Abartma, küçümseme
-    Kişiselleştirme
-    Etiketleme ve yanlış etiketleme
-    Kutuplaşmış düşünce (ya hep ya hiç, siyah-beyaz gibi)
-    Felaketleştirme (geleceği hep olumsuz olarak öngörme)
-    Zihin okuma
-    Duygudan sonuca ulaşma

Bu teori ve varsayımlar ışığında bilişsel terapiyi hatalı düşünceleri düzelterek psikolojik sıkıntıları bastıran yaklaşımlar olarak tanımlayabiliriz.

Bilişsel terapiler DEPRESYON ve KAYGI BOZUKLUKLARINDA çok yaygın ve etkili olarak kullanılmaktadır.

Bunun yanında fobiler, psikosomatik hastalıklar, beslenme bozuklukları ve yeme problemleri, öfke kontrolü, panik atak, travma sonrası stres bozukluğu, intihar olguları, borderline kişilik bozuklukları, şizofrenik bozukluklar, madde kullanımı, kronik ağrı tedavisinde etkili terapi yöntemlerindendir.

Eş, aile terapileri, boşanma psikolojisi, beceri eğitimleri, stresle mücadele ve çocuk istismarı gibi konularda bilişsel terapilerin ayrı ve özellikli bir konumu vardır.

Bilişsel teknikler problemin temelinde ne yatarsa yatsın, bireylere günlük yaşamlarındaki olayların alternatif yorumlarını yapmaya yardımcı olmaktadır.

Bilişsel terapide terapist, danışanın sahip olduğu otomatik düşünceleri inceleyerek düşünce sistemindeki bozuklukların farkına varılmasını sağlar. Derinde gizli ve hatalı sayıltı ve inançlar yüzeye çıkarılarak, danışanlara problemleriyle başa çıkma becerileri kazandırılır.

Öğrenme süreci ve vurgusu bilişsel davranışçı terapilerde diğer psikoterapilere oranla daha ön plandadır. Kişinin kendisi, diğer insanlar ve dünyayla ilgili düşünce, duygu, davranış ve tepkileri yeniden şekillendirilmekte, bir nevi yeni bir dil öğrenilmektedir.

Terapinin başarısında danışanın değişimi ve terapiyi ne kadar istediği ve öğrenmeye ne kadar istekli olduğu çok önemlidir. Bazı danışanlar sorunun farkında olmanın ve değişmeyi istemenin terapi için yeterli olacağı yanılgısına düşmektedir. Değişimin mucizevî şekilde çevrenin ve olayların değişmesi ya da hipnoz, telkin ve terapistin çabalarıyla gerçekleşmesini bekleyen, kendi sorumluluğundaki değişim ve öğrenim sürecinde tembellik yapan bireyin bilişsel davranışçı terapilere uyum göstermesi ve bu terapiden yarar görmesi mümkün değildir.