terapi - terapist .COM
Antalya Terapi , Psikoterapi ve Danışma Merkezi
Psikiyatrist - Psikoterapist
Uzm.Dr. Emine Filiz ULUHAN

Yeşilbahçe Mah. Portakal Çiçeği Cad. 1460 Sok.
No:6 K:3 D:24 TURUNÇ PLAZA ANTALYA
0242 311 44 33



»Ruhsal ve Duygusal Bağlanmanın Psikolojideki Önemi

İnsan grup halinde yaşayan bir canlıdır. Hepimiz önce anne babamız, sonra akrabalarımız ve daha sonra da toplumsal çevremizde etkileşime girer, mutlaka bir gruba dâhil oluruz.

“Yalnızlık Allah’ a mahsustur” atasözünde, insanın tek başına hayatını sürdüremeyeceğine vurgu yapılmakta, insanın toplumsal bir varlık olduğu belirtilmektedir.

Hemen hemen tüm hayvanlardan uzun süren anne karnındaki yaşamımız ve doğduktan yıllarca sonra bile kapsamlı bir koruyuculuğa muhtaç olmamız, ruh sağlığımız üzerinde büyük etki bırakmaktadır.

Annenin koruyuculuğu ve bakımı olmaksızın hayatta kalmak mümkün değildir. Bu durumda yeni doğan yavru çevrenin merhametine kalmaktadır. Annenin bebeğine fiziksel ve duygusal desteği tam olarak vermesinin de önemi vardır. Genetik olarak bebeğinin bakım, korunma ve büyütülmesine kodlanmış anne partnerinin ve çevresinin desteği olmaksızın kısa sürede gücünü kaybedip, çaresiz kalabilir.

Annenin fiziken ve ruhen şartları ne kadar iyiyse, bu çocuğa yansıyacaktır. Ruh sağlığının ilk ve temel yapı taşları bu dönemde atılır. Anne çocukken yeteri kadar sevgi almış ve ruhsal doygunluğa kavuşmuşsa, ayrıca eşi ve içinde yaşadığı toplulukça ne kadar çok destekleniyorsa bebeğe aktarımı da o kadar olumlu olacaktır.

Bunun tersi, yani annenin çocukluğunda ebeveynlerinden yeterli sevgiyi almadığı, toplum desteğinin zayıf olduğu, anne-baba ilişkisinde sağlıklı bir iletişim ve duygusal bağın eksik olduğu, dolayısıyla annenin stres altında olduğu her durum istisnasız, çocuğa olumsuz olarak yansıyacaktır.

Modern psikiyatri günümüzde bu bağlamda, hemen hemen tüm ruhsal sorunların etyolojisinde erken gelişimsel dönemdeki anne-çocuk ilişkisinin rolüne dikkat çeker.

Dünya ne kadar gelişirse gelişsin insanın duygusal gelişiminin temelleri değişmemekte, tüm dünyasıyla annesine yönelen bebek, fiziksel, duygusal ve ruhsal gelişiminin ilk ve temel yapı kaynaklarını anneden almaktadır. Anne ile çocuk arasındaki bağlanma ne kadar sağlıklı ise çocuğun duygusal ve ruhsal gelişiminin olumlu olma şansı artmakta, aksi durumda ise psikolojik sağlık tehlikeye girmektedir.

Bugün psikiyatrinin en önemli kuramlarından biri olan bağlanma teorisi İngiliz psikiyatrist ve psikoterapist John Bowlby tarafından oluşturulmuştur. Bağlanma kuramı özetle bağlanma örüntülerinin doğumdan itibaren birincil olarak annede temellendiğini söyler.

Doğanın evrensel bir ilkesi olan bağlanma, ten veya beden teması, koklama, görme, tatma, duyma gibi duyusal algılama, sevgi veya korku benzeri çeşitli duygularla, düşünce ve anılarla ya da konuşma gibi farklı yollarla gerçekleşir.

Bağlanma karşılıklı bir adaptasyon sürecinin olduğu süreğen bir durumdur ve bu süreçteki her birey diğeri üzerinde bir iz bırakarak gelişir. Bu süreç giderek genişleyen, toplumdaki her üyenin bir şekilde bulaştığı, yaşayan bir varoluşsal sistemdir.

Yeni nesil bakımı ve türün sosyal davranışı türlere göre farklı bağlanma biçimi görülür. Hayvanlarla insanlar arasında da derin bağlar gelişebilmektedir. Çoğu hayvan, insanları zaman içinde ikame ebeveyn ya da sürü lideri olarak algılayabilir. Birçok insan için de, kedi, köpek benzeri pek çok hayvan arkadaş, kardeş, dost, hatta ebeveyn ve çocuk pozisyonu alabilmektir.

İnsanlarda bağlanma örüntüsü anneyle başlar. Ten teması, süt emme, annenin kokusu ile başlayan bu ilişki göz teması, annenin sesi ve annenin söylediklerini ya da mimik ve tavırlarını anlamayla devam eder. Çocuk kendi varlığını anne aracılığıyla betimler ve deneyimler. Varlığını, ihtiyaçlarını, duygularını anneye yansıtır. Anneye bağlanma ve anneyle bütünleşme ruhsal örüntülerin temelidir. Bu bağ kurulamadığında ruhsal ve duygusal temeller zayıf olur, çocukta sağlıklı bir yönelim ve kendiyle ilgili güvenlik duygusu gelişemez. Bu da ileride psikolojik sorunlara zemin hazırlar.

Kişiler arası bağlanmada duygusal ilişkinin büyük önemi vardır. Bireyleri o kişinin orada olmasından ziyade nasıl orada olduğu ilgilendirir. Kişi için önemli olan, karşı tarafın duyguları ve her şeyden de önemlisi sevgiyle orada olup olmadığıdır. Korku, sevgi, öfke, yas, acı, utanç, suçluluk, değerlilik, değersizlik benzeri paylaşılan her duygu tepkileri yönlendirecek, duygusal ve ruhsal bir bağ kurulacaktır.

İki yaşından itibaren düşünceler de bağlanma sürecini etkilemeye başlar. Yıllar ilerledikçe ebeveynlerimiz, eşimiz, çocuklarımız, arkadaşlarımız, meslektaşlarımız arasında düşünsel bağlar gelişir. Yakın bağlantı içinde olanlar aynı düşünceleri paylaşır, aynı zamanda aynı düşüncede olanlar birbirleriyle daha yakın bağlar kurarlar.

Bugün bağlanma kuramında Bowlby’ ın da ötesine geçilmiş olup, anne ve çocuk arasındaki bağlanmanın doğum öncesinde geliştiğine inanılmaktadır. Anne karnındaki bebek annesinin psikolojik durumundan, hareketlerinden, konuşmasından, kalp ritminden, karnına temasından etkilenmekte, bunlara uygun tepkiler vermektedir. Annenin stresi, sevinç ve üzüntüsü, kaygıları bebek tarafından algılanmaktadır. Annenin bebeği istemediği gebeliklerde, tecavüz benzeri cinsel istismara uğrayan kadınlarda, annenin aşırı kaygılı olduğu durumlarda doğum sürecindeki doğallık kaybolur ve bağlanma süreci sekteye uğrar.

Gebelik boyunca devam eden anne-çocuk ilişkisi doğumla birlikte doruğa çıkar. Annesinin kokusu, ten teması, göz iletişimi gibi duygusal iletişimle bebek annesini tanır, onun yüzünü başka yüzlerden ayırt edebilir, annesinin yüzünü gördüğünde ve annesinin gözlerince görüldüğünü hissettiğinde mutlu olur. Aynı durum anne için de geçerlidir. Anne ile bebek arasında sadece ikisinin bildiği spesifik bir sözlü ve sözsüz etkileşim oluşur. Gerek bebek, gerekse anne için bu yeri doldurulamaz bir durumdur.

Doğumun hemen ardından bebekle anne arasındaki ten ve göz teması ile meme emmenin, buradaki yakınlık ve güven duygusunun daha ilerde çocuğun tüm ilişkilerine aktarıldığına inanılmaktadır.

Anne sıkıntılı ise ve bebeğe bunu gözleriyle yansıtıyorsa bebek bunaltı yaşayacak, zamanla umutsuzluk ve kedere savunmasız hale gelecektir. Bebeklerini emziren annelere göz maskesi takılarak yapılan deneysel bir çalışmada bebeklerin daha az süt emdikleri ve huzursuz oldukları saptanmıştır.

Bağlanma ihtiyacı çocuk açısından hayatta kalmaya yönelik bir içgüdüdür. Bunu anne babanın bağlanma yeteneği tamamlayacaktır. Özellikle annede üst seviyede olan bağlanma yeteneği “duyarlılık” olarak isimlendirilir. Duyarlı bir anne, çocuktan gelen işaretleri anında ve dikkatle algılar, bunların ne anlama geldiğini doğru yorumlar (açlık, altını ıslatma, acı, sıkıntı gibi), bunlara uygun ve zamanında tepkiler verir.

Anne çocuğun ihtiyaçlarını değerlendiremiyor ya da görmezden geliyorsa, esnek değilse ruhsal hasar gelişme olasılığı yüksektir. Bebeklik döneminde sevgi dolu biçimde çocuğa dokunmak, bebek için büyük bir ihtiyaçtır. Anne sevgisine ulaşamamış çocuklar asla gerçek anlamda bağımsız olamazlar ve kolaylıkla zorba insanlara dönüşebilirler. Hitler’ in annesindeki bağlanma bozukluğu ve Hitler’ in sevgiden yoksun çocukluk yılları iyi bilinen tarihi gerçeklerdir.

Anne duyarlılığı öğretilebilir ve güçlendirilebilir bir durumdur. Kendi ihtiyaçları ve varlığıyla fazlaca meşgul bir anne eğitim ve destekle empatik ve duyarlı hale gelebilir.

Sağlıklı, sevgiye dayalı anne çocuk ilişkisinin kurulamadığı durumlarda, çocuk kendi varlığı ve ihtiyaçları konusunda çarpık bir algı geliştirir, bağımsızlığını geliştiremez, annesinin hastalıklı narsistik kişiliğinin kopyası haline gelir. Psikiyatrik ve psikolojik sorunların oluşmasında da büyük rol oynar.

Anne ile bebek arasındaki sağlıksız bağlanma örüntüsünün, çocuğun yetişkinlik dönemindeki ilişkilerine yansımaması mümkün değildir. Çift, aile ve evlilik terapilerinde psikiyatrist ve psikoterapist olarak bağlanma sorunlarıyla sıklıkla karşılaşıyoruz. Çağdaş psikiyatri, ruhsal problemlerin köklerinde, birincil olarak anne ve çocuk arasındaki bağlanma bozukluklarının yattığında hemfikirdir. Baba ve çocuk arasındaki bağlanma bozuklukları çoğunlukla ikincil rol oynarlar.

Bağlanma süreci kesilip, ayrılma gerçekleştiğinde çocuk hemen strese girer ve terk edilme duygusu, terk edilme korkusu yaratır. Anne gözünün önünden gittiği anda çocuk huzursuzlaşır, ağlayarak protesto etmeye başlarlar. Anne de çocuğundan ayrıldığında kaygılı ve huzursuz olur.

Anneden uzun süreli ayrılma çocuk için büyük bir duygusal travmadır. Ayrılma gerçekleştiğinde, çocukta sırasıyla;

1)Korku ve panik

2)Öfke ve hiddet

3)Umudunu kesme ve duygusuzluk süreci yaşanır. Son dönemde yaşama isteğini yitirme ve ağır depresyon geliştirme riski vardır. Bu dönem atlatıldığında ise duygusal ve ruhsal acının yerini baş ağrıları, sırt ağrıları, nefes daralması, göğüste sıkışma, vücutta kramplar gibi somatik şikâyetler alır. Bunu psikiyatrik hastalıklar sayfamızdaki somatizasyon bozuklukları kısmında ayrıntılı okuyabilirsiniz.

Psikiyatrist Emine Filiz Uluhan

Antalya Psikoterapi Merkezi

Psikiyatri Antalya, Terapi Antalya, Muratpaşa/Antalya, Temmuz 2014.